Röportajlar

"Tasarımcının başarısının sırrı özgünlüktür."

Kategori : Röportajlar
Tarih : 31.01.2013

Kez Okundu

Tasarımcı mimarı, bir yapının vücuda gelmesi için gereken projelendirme sürecinde, özgün bir kanalı kullanarak doğrudan tasarım etkinliğini sürdüren bir meslek insanı olarak tarif eden Yük. Mimar Emre Arolat, ‘Bu tanımın kilit kelimesi de özgünlüktür sanırım’ diyor.

Dünyada yaşanan ekonomik kriz mimari ofislerin iş hacmini nasıl etkiledi? Bu bağlamda Türkiye’de inşaat sektörünün gelmiş olduğu düzeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Kriz” kelimesinin ortalıkta dolaşmaya başlamasının hemen arkasından dünyanın her yanından mimarlık ofislerinin yaşadığı sıkıntılarla ilgili bilgiler gelmeye başladı. Ortalama pratikler bir yana, uluslararası mimarlık dünyasında çok tanınan bazı köklü ofislerin dahi iflas ettiği, bir çoğunun da çalışanlarının çok önemli bir bölümüyle yollarını ayırdığı duyuldu. Özellikle büyük çaplı üretim yapan ofisler için projelendirme aşamasında oldukları işlerin kriz nedeniyle durdurulması felaketin ta kendisiydi.

Kuşkusuz bir mimarlık kuruluşunun üretim kapasitesinin sınırlı tutulması, başka bir deyişle ofiste çok sayıda çalışan olmaması, bu tür durumlarda küçülmeyi, bir anlamda kabuğa çekilmeyi daha kolay hale getiriyor. Türkiye’deki ofislerin çok önemli bir bölümünün de hayli sınırlı bir kadro yapısının olduğu kolaylıkla iddia edilebilir. Hatta bazı mimar arkadaşlarımın yeri geldiğinde ofislerini olduğundan çok daha kalabalık göstermek için türlü numaralar çevirdiğini biliyorum. Elliden fazla çalışanın bulunduğu bizimki gibi ofislerin sayısı çok azdır. Tam da bu nedenle, bu coğrafyada geliştirilen yatırımlarda görülen gevşemenin mimarlık ofislerini göreceli olarak merkez ülkelerindekinden daha az etkilediğini söylemek çok yanlış olmayacaktır. EAA’da ise duraksayan veya yavaşlayan birkaç proje dışında, yürümekte olan işlerin önemli bir bölümünün krize rağmen hız kesmeden devam ediyor olması, kendimizi hayli şanslı hissetmemize neden oluyor.



Türkiye’deki inşaat sektörünü genel olarak son dönemdeki krizden bağımsız olarak değerlendirmenin, ancak öte yandan krizin sektör üzerinde yarattığı etkileri kavramaya çalışmanın anlamlı olacağını düşünüyorum. Şurası bir gerçek ki Türkiye’de konuşlanmış inşaat kuruluşlarının bir bölümü, özellikle iyi eğitimli ve dinamik yeni bir kuşağın işi ele almasıyla birlikte büyük bir mesafe katederek dünyanın sayılı üreticileriyle boy ölçüşür hale geldi. Son on-on beş yıl içinde hem Türkiye içinde hem de özellikle Türkiye’nin kuzeyinde ve doğusunda kalan coğrafyalarda büyük ölçekli ve önemli projeler gerçekleştirdi. Uluslararası kuruluşlarla farklı bağlamlarda işbirlikleri ve zaman zaman da ortaklıklar yaparak teknolojiyi daha verimli kullanmanın yollarını öğrenme şansını buldular. Ancak bu durumun Türkiye’de kabul gören ve sürdürülmekte olan inşai faaliyetin genel kalitesini hatırı sayılır bir biçimde yükselttiğini iddia etmek kolay değil. Bu coğrafyada süregiden ticari etkinliğin önemli bir çoğunluğu resmi kayıtlardan uzak olmaya devam ettiği sürece de söz konusu kalitenin evrensel bir seviyeye yükselmesi mümkün görünmüyor. Sadece daha hızlı veya daha fazla üretmek, daha nitelikli üretme becerisini sürekli gölgede bırakıyor.

Bu bağlamda nitelikli mimarlık etkinliği de tüm inşai örüntü içinde fragmanter, hatta noktasal denebilecek bir yer bulabiliyor kendisine ancak. Sibel Bozdoğan, önce 2001 yılında The University of Washington Press tarafından İngilizce olarak yayınlanan, 2002 yılında da Tuncay Birkan tarafından Türkçe’ye çevrilerek Metis Yayınları tarafından basılan “Modernizm ve Ulusun İnşası” adlı eserinde, Erken Cumhuriyet Türkiye’sinde büyük ölçekli ve rasyonel konut üretiminin olmayışının nedenlerinin sadece ülkenin maddi kaynaklarının yetersizliğine ve inşaat sanayiinin ilkelliğine değil, aynı zamanda mimari üretimini yönlendiren önceliklere, politikalara ve siyasete bağlı olduğunu belirtmişti. Kitle iskanının gelişmemesinden, seri üretimi sağlayacak ileri teknolojinin yokluğu kadar, büyük şehirlerdeki spekülatif arsa fiyatları, kapsamlı planlama ve arazi kamulaştırma politikalarının olmayışı, rejimin kamu binalarına öncelik vermesi ve son olarak, iskan uygulamalarını gerçekleştirecek güçlü bir özel sektörün olmayışını sorumlu görmüştü. Bu eleştirel gözlemin ortaya koyduğu örüntünün bugünkü karşılığına baktığımızda gördüğümüz manzaranın pek de farklı olmadığı kolaylıkla iddia edilebilir. Evet, bugün o dönemden farklı olarak seri üretimi sağlayacak ileri teknolojinin yoksunluğundan söz etmek çok anlamlı değil. Üstelik iskan uygulamalarını gerçekleştirmesi beklenen özel sektör de artık hiç olmadığı kadar güçlü. Ancak mimari üretimi yönlendiren önceliklerin ve politikaların önceki dönemden neredeyse hiçbir farkının olmadığını ve bu nedenle nitelikli mimarlık üretiminin kentsel bağlama yönelik olmaktan ziyade az sayıda seçkin bir müşteri kesitine dayanarak geliştiğini iddia etmek yanlış olmayacaktır.



Son dönemde kentlerin belli lokasyonlarında kapalı site anlayışına dayalı konutlar inşa ediliyor. Bununla birlikte eski semt, sokak kültürünün değiştiği gözleniyor. Ortaya çıkan bu yapılaşmayı ve bu yapılardaki mimari hakkında neler düşünüyorsunuz?

1984 yılında, konut üretimi yönündeki çabaların yetersiz kalması üzerine; hem ekonominin canlanması, hem de konut sorunun çözülmesi iddiasıyla 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu çıkarıldı. Böylece; Toplu Konut Fonu oluşturuldu ve genel idari bütçe dışında, tüzel kişiliğe sahip Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı (TOKİ) kuruldu. 2001 yılında Emlak Bankası’nın tasfiye sürecine girmesiyle; bankanın, malvarlıkları TOKİ’ye devredildi. Bu dönemde göreve gelen 58’inci ve 59’uncu hükümetler Türkiye’deki konut açığının giderilmesi ve çarpık kentleşmenin önlenmesi sorunlarına çözüm getirmek amacıyla hem hükümet programında hem de ‘Acil Eylem Planı’nda konut ve kentleşme meselesine büyük yer ayırdılar. Hükümetin Acil Eylem Planı’nın, “Sosyal Politikalar” başlığı altında, “yerel yönetimlerle işbirliği sağlanarak kentlerimizdeki gecekondulaşmanın önlenmesi ve mevcut gecekondu alanlarının dönüştürülmesi, dar gelirlilerin kira öder gibi kısa sürede ev sahibi olmalarının sağlanması” hedefleri açıklandı.

Ankara’nın batı yerleşme koridoru üzerinde, İstanbul yolunun 25. kilometresinde bulunan Eryaman Toplu Konut Alanı, bir uydu kent olarak TOKİ girişimiyle inşa edilen önemli bir örnektir. Eryaman yerleşiminin 3. ve 4. etaplarının konutları TOKİ tarafından dönemin öncü mimarlarına ısmarlandı. Bir kısmı bakımsızlık ve niteliksiz müdahaleler neticesinde hayli yıpranmış olsa da, bu yapıların diğer etaplarda inşa edilmiş olanlarla arasındaki keskin fark, tasarımın ne denli önemli bir unsur olduğu konusundaki en çarpıcı belgelerden birisidir.

Sonraki dönemlerde TOKİ tarafından uygulanan yöntemlerin niteliksizliği, Türkiye’de kentleşme ve konut mimarisi konularında çok önemli fırsatların kaçırılmasına sebep oldu. “İyi yapmak” yerine “çok yapmak” hevesiyle vücut bulan ve sadece nicelik üzerine odaklanan başarı ölçütü, bu niteliksiz uygulamaların baş sorumlusu oldu. İklim, doğal çevreyle ilişkiler, kent topoğrafyası, konfor standartları, teknolojik donanım, ileri yapım teknikleri, toplumsal alışkanlıklar, sosyal zenginlikler ve kamusal alanların niteliği gibi bir yandan yerel ve bağlamsal, diğer yandan da teknik ve evrensel ölçütlerin içerilmediği projeler yazık ki bu kurumla özdeşleşti. Bu coğrafyada nitelikli ürün verebilecek pek çok mimarın işsizlikten yakındığı bir dönemde, TOKİ faaliyetlerinin çok önemli bir bölümünü müteahhitler üzerinden ve modern dünyanın çoktan terk ettiği ölçütlerle oluşturulmuş, tipleştirilerek her arsaya uyarlanan projelerle yürütüyor. Üstelik bu projeler içinde bulundukları kentle de herhangi bir ilişki kurmuyor, hatta mevcut kent planlarındaki ilke kararlarıyla ters düşüyor. Çevresel nedenlerle gelişmeye açılması uygun olmayan ya da gelişmeye açılması halinde olumsuz mekansal sonuçlar yaratacağı bilinen alanlar, toplu konut projelerine konu ediliyor. Projelerin yer alacakları arsa üzerinde azami sayıda konut elde etmek, idarenin yegane çabası olarak ortaya çıkıyor.

Toplu Konut Yasası’nın çıkmasıyla ve paralelinde gelişen teşviklerle konut sektörü büyük bir patlama yaşadı ve çeşitli kollardan hızlı konut üretimi yapılmaya başlandı. Yap-satçı üretimin yanı sıra, özel sektör de kent dışındaki boş ve büyük arazilerde toplu konutlar inşa etti. Sermayenin kapitalizmin tarihinde ilk defa “gayrimenkul” odaklı bir hareket kazandığı 80’lerden itibaren özel sektörün ürettiği toplu konutlar, hızlı bir şekilde yüksek kar elde edebilmek için orta, üst-orta ve üst gelir gruplarını hedef aldı. Nüfus artışının kent yaşamında neden olduğu sorunlar, ‘uydu kent’ olarak da nitelendirilen, kent dışındaki yeni konut projelerini kent yaşamından uzaklaşmak isteyenler için bir tür çekim merkezi haline getirdi. Bu süreçte kentin çeperlerinde bahçeli tek evlerden ya da az katlı apartman bloklarından oluşan lüks konut siteleri üretilmeye başlandı. Başlangıçta çağdaş planlama ilkelerine uygun, çevresiyle bütünleşmiş ve zengin açık alanlar vaadeden bu tür yerleşmeler, zamanla bu ilkelerden verilen ödünler ve kısa vadeli noktasal ticari yaklaşımlar ile çok katlı, niteliksiz ve herhangi bir özgünlük içermeyen uydu kentler olarak ortaya çıktı.

Bir yandan sosyolojik diğer yandan kentsel bağlamda bu coğrafyadaki en önemli mekansal sorunlardan biri olan “kapalı site” olgusu da bu süreçte yavaş yavaş temellerini oluşturdu. Tülin Görgülü’nün “Türkiye’de Yeni Konut Eğilimleri, Türkiye’de Barınma Biçimlerinde Yaşanan Değişimler: Son Dönemde Yapılan Tüketim Odaklı Yapılar” başlıklı makalesinde de belirttiği gibi, özel sektör eliyle yaratılan bu uydu kentler zamanla ‘konsept projelere’, işlevleri birarada kullanarak -bina olmaktan öte- adeta birer ‘işletme’ye dönüştüler. Hatta önceleri hayli tuhaf karşılansa da bu yerleşmeler zamanla kentin içinde bir ‘kurtarılmış bölge’ gibi adalaştılar. Sosyo-ekonomik anlamda bir tür ‘kentsel ayrışmaya’ neden olan, sosyal sınıflar arasındaki farklılaşma eğilimini tetikleyen, kenti paylaşarak kullanması beklenen kitleleri birbirinden kopartarak sosyal yoksunluğu körükleyen bu yönelim, giderek kentin bazı bölgelerinin egemen morfolojisini oluşturur hale geldi. Barınmanın ötesinde, yüzme havuzu, restoran, spor merkezi, çocuk yuvası gibi yan işlevleri de bünyesinde barındıran bu ‘kapalı dünya’ların işleyişi, özel sektörün projeye yatırdığı sermayenin geri dönüş hızını arttırarak kendileri için cazip bir yatırım aracı haline getirirken, kullanıcılarına güvenlik ve ayrıcalıklı olmayı vaat eden bu konutlarda yaşamak adeta bir sosyal statü aracına dönüştü.



Kent planlamasına dönük yapılan çalışmalar sizce yeterli mi? Kentsel dönüşüm projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada mimara ve mimarlık örgütlerine ne gibi sorumluluklar düşüyor?

Sanırım yapılan çalışmaların yeterliliğinden ziyade bu konuda genel bir kent politikası bağlamında gerçekleştirilmesi beklenen koordinasyonu ve bu karmaşı süreci verimli kılacak bir tür iradeyi sorgulamak daha anlamlı olur. Söz gelimi yüzyıllardır bu coğrafyanın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul’da henüz gerçek anlamda katılımcı bir yönelimle hazırlanarak kabul görmüş ve resmi olarak onaylanmış bir kent planı yok. Son dönemde Büyükşehir Belediyesi’nin hayli iyi niyetli bir başlangıçla oluşturduğu İMP’nin bu anlamda hazırlamış olduğu planlar da devreye sokulamadı. Bunun teknik bir planlama zafiyeti olduğunu iddia etmek hayli sığ bir yargının ürünü olacaktır. Zira az önce de değindiğim gibi, planlama eylemini yönlendirecek olan öncelikler ve politikaların kentsel bağlamda berrak ve belirgin bir omurga içermiyor olması, bu yoksunluğun ana kaynağı olarak yıllardır yerini korumakta.
Bu bağlamda son dönemde gündeme gelen ve çok tartışılan Kentsel Dönüşüm Projeleri’nin de benzer bir yoksunluk içeriyor olduğu aşikar. Kuşkusuz burada mimar veya mimarlık örgütlerinin de çok önemli sorumlulukları var. Salt iş yapmış olmak için genel söylemlerine ve ortaya koyarak varolduğunu iddia ettikleri dünya görüşlerine taban tabana zıt olan, yapısal ve fiziksel özellikleri bir yana, çok önemli sosyal zafiyetler içeren projelerin içinde olmaktan imtina etmeyen mimarlar da, yapılan her türlü projeye kayıtsız, şartsız ve koşulsuz olarak karşı çıkan meslek odaları da son kertede bir tür niteliksizliğin önünü açmış oluyorlar.


Proje sürecinde tasarımın yeri nedir? Sizce tasarımcı mimar kime denir? 


Benim tarafımdan bakınca hiç kuşku yok ki mimari tasarım bir yatırımın en önemli girdilerinden biridir. Aslında bir tür başlangıç ivmesi, gidiş yolu, yatırımın nitelikleri ile ilgili ilk ipucu veya göstergedir aynı zamanda. Ancak herhangi bir yatırımın başarısı için tek ölçüt olduğu da iddia edilemez. Yapı bir kez inşa edildikten sonra devreye pek çok başka etken girer.
Benim en son bilgilerime göre Türkiye’de yaklaşık kırk bin civarında kayıtlı mimar var. Bunların önemli bir bölümü, mesleğin tamamen dışında. Bir diğer önemli kesim ise mimari tasarımla doğrudan uğraşmıyor. Kategorik olarak “tasarımcı mimar” diye adlandırılabilecek meslektaşlarımızın sayısının, çok iyimser bir görüşle birkaç binden fazla olmadığını düşünüyorum. Tasarımcı mimarı kısaca bir yapının vücuda gelmesi için gereken projelendirme sürecinde, özgün bir kanalı kullanarak doğrudan tasarım etkinliğini sürdüren bir meslek insanı olarak tarif edebiliriz. Bu tanımın kilit kelimesi de özgünlüktür sanırım.


Türkiye’de tasarımlarıyla öne çıkan bazı ofislerin (ekol) olduğu görülüyor… Birçok öğrenci bu ofislerde pratik meslek hayatına adım atıyor.. Bu durum, akademik yetersizlikten mi; akademisyenlerin Türkiye’de yapı üretmekten uzak durmalarından mı (bırakılmaları) kaynaklanıyor? Sizce bu ofisleri bu kadar yaratıcı kılan ve öne çıkaran ne?

Ben biraz çuvaldızı iki taraflı kullanmaktan yanayım. Yani sorunuzda sözünü ettiğiniz anlamda karşılıklı olarak çok net bir yoksunluk ve yaratıcılık ikileminden söz etmeyi pek içime sindiremiyorum. Evet, bu coğrafyada süregiden eğitim sisteminin hayli önemli sorunları var. Mimarlık okullarının herbirinin şahane bir eğitim veriyor olduğunu savunmuyorum. Bu çok geniş kapsamlı bir konu ve pek çok akademisyen de olan bitenin, eğitim ortamlarındaki yoksunluğun ve sorunların farkında. Bu bağlamda sık sık kurultaylar, çalışma grupları ve arama toplantıları düzenleniyor. Ancak öte taraftan da Türkiye’deki mimarlık pratiğinin genel olarak çok ileri düzeyde bir kavsamsal altyapısının olmadığı söylenebilir. Hatta biraz daha ileri gidip bu büroların birkaçı dışında sözünü ettiğiniz anlamda eğitici bir ortamın varolmadığını iddia edebilirim. Ne pahasına olursa olsun yapmak, daha çok ve daha çabuk yapmak üzerine kuruludur genellikle bu sistem. Bu bağlamda sorunsallaştırılması gereken tek konunun akademyanın zafiyetleri olduğunu ortaya koymaya ve mimarlık bürolarını meşrulaştırarak kutsamaya gönlüm el vermiyor doğrusu. Zira ortamdaki yoksunluk tek taraflı bir durum içermiyor. 

Türkiye’de mimarlar, malzeme seçimi, teknolojiden yararlanma, yapılarda enerjiyi verimli kullanma ve inovatif yaklaşım gibi konularda hangi düzeyde?

Az önce sözünü ettiğim çok az sayıda ofis dışında bu anlamda sorgulayıcı, araştırıcı ve devrimsel bir yaklaşımın varlığından söz edilemez. Daha ziyade ortamdaki genel yönelimleri iyi kötü takip eden ve bağlamsal girdilerin tamamen dışında, bir tür konformizmin peşinden giden bir pratiğin hakimiyetinden söz edilebilir sanırım.



Yatırımcının proje sürecindeki rolü nedir? Mimar – yatırımcı ilişkisini yurt dışı ile karşılaştırarak değerlendirebilir misiniz?

Yatırımcının proje sürecindeki rolü pek çok mimarın kabul etmek istemediği denli önemlidir. Yatırımcı-mimar ilişkisi de öyle. Bizden önceki kuşak yıllarca yatırımcının bilinç yoksunluğundan, buna karşılık mimarların ne kadar akıllı ve ne denli donanımlı olduğundan dem vurdu. Bu büyük bir yalandı. Ne yatırımcı grubu ne de mimarlar bu bağlamda herhangi bir homojenite içermiyorlardı. Sermaye egemen sistemin içinde bu tür ilişkiler başka mesleklerde olduğundan farklı sorunlar içermiyordu. Yani ortada mimarlık ve mimarlar için, söz gelimi hukukçulara veya hekimlere nazaran daha fazla ve daha özel bir hayıflanma nedeni yoktu. Bugün yeni kuşak bu konuda biraz daha gerçekçi. Zaman zaman biraz daha kanaatkar, bazen de fazlasıyla talepkar.

Hep söylenir ve bence de doğrudur, bir yapının iyi bir bina haline gelmesinde yatırımcı-mimar ve yapımcı üçlüsünün hep birlikte çok önemli sorumlulukları ve etkileri vardır. İçlerinden birisinin zafiyeti, yapının başarısını olanaksız kılar. İyi bir yatırımcı zaten bu ilişkinin iyi gitmesi için işin yarısıdır. Ancak bir diğer yarısının da iyi bir mimardan geçtiğini unutmamalı.

Türkiye dışındaki modern dünyada, özellikle merkez ülkelerinde bu ilişkilerin biraz daha profesyonelleşmiş ve biraz daha az duygusal olduğu söylenebilir olsa olsa. Ortada öyle derin ve kategorik bir fark olduğunu düşünmüyorum doğrusu.


Türkiye’de ekolojik yapılar ve akıllı binalar konusunda hangi noktadayız? Talep artışı ve beklenti sizce yeterli mi? Son kullanıcı ve yatırımcı bu tip yapılara nasıl yaklaşıyor?

Henüz çok kesif bir talepten söz edilemez. Ancak bu konu da içinde bulunduğumuz “Gösteri Dünyası”nda hızla satılabilir ve tüketilebilir bir olguya dönüşecek ve içeriğinin omurgası bir miktar kaysa da sermayenin bir silahı haline dönüşecektir pek yakında. Hiç kuşkunuz olmasın…



Geleceğin mimarisi hakkında futurist bir yaklaşımınız var mı? Şaşırtıcı, afilli şeyler mi; yoksa naif, duru bir yapılaşma mı bizi bekliyor?

Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren mimarlık dünyasının hayli kavruk bir sürecin içinde bulunduğunu, bu bağlamda kesif bir tıkanıklığın yaşanmakta olduğunu düşünüyorum. Genel beklentinin aksine, yeni teknolojilerin mimarlık dünyasında hatırı sayılır bir dönüşümü koşullayacağı fikrini benimsemeyenlerdenim ben. Küreselleşme ve sermaye egemen sistemin ürettiği aynılaştırma furyasından bir gün kurtulacağımıza ve “yer” duygusunun yeniden önemseneceği bir duruma ilişkin, titrek ve cılız da olsa bir ümidi sürdürmek istiyorum zira. Geleceğin mimarisi ile ilgili tahminden ziyade temennilerimin olduğunu ve bunları daha fazla önemsemek için gayret ettiğimi söyleyebilirim bu durumda.


EAA’nın son dönem çalışmalarından bahseder misiniz?

Likör Fabrikası ve Rezidans Kulesi, Zorlu Center, Tekfen Kağıthane Ofispark, Göktürk ve Güneşli’de konut yerleşimleri, Ulus Savoy Konutları, Etiler’de çok katlı bir otel, Levent’te Yeşil Otopark, Maslak’ta Saral İş Merkezi İstanbul’da üzerinde çalışmaya devam ettiğimiz projeler. İzmir İşGyo Konut ve Ticaret Merkezi, İzmir Zorlu Konak, Çeşme’de yeni başlayacak bir konut projesi, Bodrum’da Çağdaş İnşaat’la birlikte yürüttüğümüz iki konut yerleşim projesi, Konacık İş Merkezi ve Bodrum Büyük Klüp, Yalova’da Raif Dinçkök Kültür Merkezi, Levent’te tasarladığımız EAA’nın yeni ofisi, şu ara üzerinde yoğunlukla çalıştığımız projeler. Profesyonel konuların dışında bazı sosyal sorumluluk projelerinin de içinde bulunuyoruz zaman zaman. Öte yandan mimarlıkla ilgili bir televizyon programının belirli bir bölümünün sinopsisini hazırlamak gibi işler de üstleniyoruz arada. Bunların yanında bir anlamda akademik sayılabilecek çalışmalar var fırsat buldukça içinde yer aldığımız. Çeşitli üniversitelerin proje atölyelerinde yürütücülük yapmanın ve farklı kurumlarda konferanslara katılmanın dışında da zaman zaman hayli özgül konular oluyor kendimizi bir anda içinde bulduğumuz. Söz gelimi şu ara Rotterdam Mimarlık Bienali’nde yer alacak olan bir projeyle uğraşıyoruz. Göktürk Bölgesi’ndeki yeni yapılaşma yönelimlerini sorunsallaştıran bir çalışma bu. Eylül ayında NAI’nin Rotterdam binasında sergilenecek bienal kapsamında. EAA’nın aktif takımını dinamik ve zihin açıklığı içinde tutuyor bunlar.

 

 

Röportajı yapan : GürhanÇalışkan - gurhancaliskan@gmail.com

ÜYE YORUMLARI (0 ADET)

DİĞER RÖPORTAJLAR
TOP